Get Adobe Flash player

 

Başbuğ

Alparslan TÜRKEŞ

 

 

12 Eylül Savunması'ndan

Bir siyasî dâvanın, idam talebiyle yargılanan bir numaralı sanığı olarak burada bulunuyorum. Hakkımızdaki iddianameyi dinledik. Taleb edilen cezaları öğrendik. Şimdi de usûl gereği bize söz verilmiş bulunuyor.

Her safhasını ve bütün unsurlarıyla bu dâvanın -başta biz sanıklar olmak üzere, hâkim ve savcılardan cezaevi ve inzibat görevlilerine ve Millî Güvenlik Konseyi üyelerine kadar irâdesi ve rolü bulunan herkes dâhil- gerek şahıslarımız, gerekse devlet ve milletimizin açısından son derece ehemmiyetli olduğu kanaatindeyim. Bu dâva dolayısıyla burada Türk milletinin yakın geçmişi, hâli hâzırı ve geleceği tartışılacaktır. Bu dâvanın bugüne kadarki ve bundan sonraki safhalarında ortaya çıkmış ve çıkacak bütün neticeler, müşahede konusu olmuş ve olacak her türlü tutum, hâl ve hareketler ve dâva sonunda tesis olunacak nihaî hükümler, Türk devletinin dayandığı temel ve esas değerlerle, müesseselerinin işleyişiyle, hedef ve istikametleriyle doğrudan ilgilidir.

Bu dâva, Türk milletinin her türlü düşman taarruzuna karşı en büyük silâhı ve gücü olan millî birlik ve beraberliğimizle, millî güvenlik ve savunmamızla da doğrudan doğruya ilgilidir. Bunu söylerken asla mübalağa etmiyorum. Bu mahkemenin, bütün safhalarıyla, bugünkü nesilleri, yaşayan insanlarımızı olduğu kadar, gelecek nesillerimizi de yakından alâkadar edeceği muhakkaktır. Mücerret adalet açısından yargı organlarına intikal eden her dâva ehemmiyetlidir. Resmî kabullere göre mensup, taraftar ve sempatizanlarını iki milyon olarak ifâde edebilen, millî ve milliyetçi bir partinin, genel başkanından itibaren bütün organlarıyla ve idârecileriyle dünyâ adalet tarihinde görülmemiş bir sayıda -ikiyüzyirmi- idam istenerek yargılanması ve herhalde adalet terazisinde hassas tartılması gereken farklı bir ağırlık teşkil edecektir.

İslâmî, insanî, millî ve medenî bir prensip olarak milletimizle birlikte biz imân etmişizdir ki, “adalet mülkün temelidir”. Zulme sapan, adalete gölge düşüren, mülkün, yâni devletin temellerine dinamit koymuş olur. Adaleti çiğneyen insaniyeti çiğnemiş olur, İslâmiyeti çiğnemiş olur! Zulüm ve adaletsizlik herşeyden önce Allah’a isyandır. İnancı olmayanlar, kalbi mühürlü ve küfürle kararmış olanlar bilmeseler ve inanmasalar da, Büyük Türk Milleti böyle bir isyanı bağışlamaz. Türk milletini zulümle idare etmenin, adaletsizliğe razı ve râm etmenin imkânı yoktur. Milletimizden aldığımız bu ilham ve inançladır ki, biz, her zaman ve her yerde “lekesiz ve gölgesiz bir adaletin” savunucusu olmuşuzdur. Mücâdelesini yaptığımız değerlerin başında “lekesiz ve gölgesiz bir adalet” şiarı yer almıştır. Hakka riâyet ve adaletle hükmetmek de şahıslarımızı çok aşan, millî, insanî ve ilâhî bir mes’uliyet davasıdır.

Ben meseleyi bu ölçüde şümullü ve ehemmiyetli gördüğüm için konuşmak istiyorum. Şuriü olanca sadeliği ile ifâde etmek isterim ki, ne vicdanen, ne de kanunen kendimi suçlu hissediyorum. Bu bakımdan da uzun uzadıya şahsımı savunmak ihtiyâcında ve telâşında değilim. Esasen iddianame diye ortaya konulan metin, her bakımdan o kadar gayrı ciddi ki, talebi idam da olsa, böyle bir metin karşısında, insan sâdece şahsını düşünerek savunma yapmaya tenezzül etmez. Yoktan yok çıkar; mevcut olmamış, hiçbir zaman işlenmemiş suçun iddianamesi de herhalde böyle olacaktır. Bu iddianame şahsım itibariyle yok hükmündedir! beni konuşmaya sevk eden husus, ne ceza korkusu, ne muhtemel bir cezadan kurtulma gayret ve ümididir.

Allah nasîb ettiği için, çok genç yaşlardan itibaren Türk milliyetçiliği gibi bir dâvanın mensubu oldum. Ömrümü dâvama adanmış olarak geçirdim. Yine Allah nasîb ettiği için bu mukaddes ve mübarek dâvanın siyâsî aksiyon plânında lidediğini, bayraktarlığını yaptım. 64 yaşındayım. Benim ayrıca anlatmama lüzum yok; hepiniz biliyorsunuz, herkes biliyor ki, bu dünyâda fânî bir beşer için tatmin sebebi sayılan ikbâlin en üst kademelerini gördüm. Mükerreren idbârı da gördüm, yaşadım. Siviliyle, askerîsiyle mahkemelere de girdim çıktım. Tecrübem az sayılmaz. Bu dünyâda iyiden kötüden birçok şeyi tartıp çekmek, değerli olan nedir, değersiz olan nedir, bunlar üzerinde düşünmek fırsatını buldum. Dolu dolu yaşanmış bir ömrün şu merhalesinde, inanç ve prensiplerimden, şeref ve haysiyetimden, uğruna ömrümü ve bütün varlığımı adayıp har­cadığım Türk milliyetçiliği dâvasından daha ehemmiyetli, tamah etmeye, tenezzül etmeye, peşinde koşup yorulmaya değer bir şey olduğuna inanmıyorum.

Elhamdülillah, inanmış, samîmî bir müslümanım; fânîlik hissine âşinâyım, dünyânın bir imtihan yeri olduğunu biliyorum. Şu ânda burada bulunuşumuz da inanıyorum ki, her şeyden önce, bir kader tecellîsidir, ilâhî bir imtihandır. Sabır ve şükürle karşılıyor ve bu imtihandan da yüz akıyla çıkmayı bize nasîb etmesini Cenâb-ı Allah’tan niyaz ediyorum. Rahmet ve şaşmaz adalet ümidimiz yalnız Allah’tandır… Bir askerî mahkeme huzurunda olduğumu biliyorum. Bu vaziyetin gerektirdiği dikkat ve nezâket içinde olmaya çalışacağım. Ancak şunu bilesiniz ki, konuşmamın birinci sâiki, bu mahkemenin vereceği karâra tesir etmek, mahkemeden kendi lehimize bir karar istihsâline çalışmak olmayacaktır.

Şahsım itibariyle bu mahkemeden sâdır olacak her türlü karar bence müsavidir. Konuşmama “Şahsım için netice ne olacak?” endişesi yön verecek değildir. Ben burada, önce Allah’ın huzurunda, sonra târihin ve milletimin huzurunda olduğumu bil­menin huşûu, mes’uliyet ve vekarı içinde konuşacağım. Burada bir hesap görülecektir, benim için de bir hesap verme bahis ko­nusu ise, o hesabı milletime ve târihe vereceğim. Gayet açıklıkla söyliyeyim ki, Türk milletinin vicdanında teşekkül edecek olan hüküm ve târihin hükmü, bana göre, mahkemenizin tesis edeceği hükümden çok önde gelir.

Taşıdığım bayrak, temsil ettiğim mukaddes Türk milliyetçiliği dâvası uğrunda, komünist ve bölücü hâinlerin kurşunlanyla toprağa düşerek şehitler ordusuna katılmış olan Ruhi Kılıçkıran’dan Gün Sazak’a kadar şehit evlât ve kardeşlerimin rûhâniyetlerinin de şu anda bizimle beraber olduklarını biliyorum. Onlar da beni dinliyorlar. Onların tekzib etmiyecekleri şekilde konuşmaya, yalnız hak bildiğimi söylemeye mecburum. Çünkü onlar, o üçbinaltıyüz can, bu hak bildiğimiz yolda “vatan-millet-din ve devlet” uğrunda şehit oldular. Onlar hem şehitlerimiz, hem de şâhitlerimizdir. Yarın huzur-ı ilâhîde de bana şahitlik edecek olanlar, onlardır… Onların huzurunda, onlar için konuşacağım! Ebed-müdded olan Türk devletine; kıyamete kadar hür, müstakil, mes’ud ve müreffeh yaşamasını, her gayeden aziz bildiğimiz Büyük Türk Milletine bugüne kadar hizmet etmiş ve etmekte olanlar için; yarın aynı yolda, aynı heyecan ve şuurla bu kutsal hizmetin bayrağını taşıyacak olanlar için konuşacağım! Milletim aldatılmasın, şaşırtılmasın; milletim gerçeği bilsin diye konuşacağım!

Huzur-ı ilâhîye yüz akıyla çıkmaktan başka bir endîşeye gönlümde yer yoktur. Hiçbir beşerî kudret önünde eğilmem. Kimsenin merhamet ve insafına şahsen ihtiyâcım yoktur. Sözüm, tenkidim, talebim yalnız hak ve hakîkat nâmınadır; yalnız mülkün’temeli olan adalet nâmınadır, yalnız milletim ve devletim içindir…

Sizlerden bir tek ricam var: Sözlerimi kesmeden sonuna kadar dinleyiniz. Sormaya hazırlandığınız veya bilâhare sormak isteyeceğiniz birçok suâlin ve iddianamede ortaya konulan it­ham ve isnadların cevaplarını, tahmin ediyorum ki konuşmamın bütünlüğü içinde almış olacaksınız. Karşınızda sizlerin şu ânda tanidığınız üniformayı 37 yıl şerefle taşımış, Millî Birlik Komitesi üyeliği, parti genel başkanlığı, başbakan yardımcılığı yapmış, Türkiye’nin son yirmi yıllık târihi içinde emsali görülmedik düşmanlıkların ve emsalsiz sevgi ve bağlılıkların hedefi olmuş, bu dünyânın bin türlü kahır ve mihnetinden geçmiş bir insan konuşuyor.

Sabırla dinlediğiniz takdirde, hem vazifenizi yapmış olursunuz, hem de ümid ediyorum ki, şahsen istifâdeniz olur. Çünkü konuşacağımız meseleler, yalnız şu ânı, sizi bizi değil, Türk milletinin gelecek bütün zamanlarını ve nesillerini de çok yakından ilgilendirecek hayatî ehemmiyette meselelerdir.

12 Eylül 1980 târihine gelinceye kadarki olaylar ve gerçekler muvacehesinde, “Türkiye’de en haklı ve hattâ yegâne haklı zümre kimdi? Vatan, millet ve devletine karşı üstüne düşen görevleri, ne pahasına olursa olsun, yapan bir grup var mıydı?” diye sorulduğunda, târih, şu salonda karşınızda sâmk olarak bulunan Milliyetçi Hareket Partili ve ülkücüleri, 220′sinin idamı istenen bu şerefli insanları gösterecektir. 12 Eylül Harekâtının, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren tarafından bizzat açıklanan gerekçe mahiyetindeki ilk beyannâmesi malûmdur. Bu beyanname veya açıklamada itham edilen şahıs, zümre ve kurumlar bellidir. İsim zikredilmemiş, fakat hangi ithamın, hangi tesbitin kime veya nereye matuf olduğu herkes tarafından kolaylıkla anlaşılmıştır. Harekât liderinin ne bu ilk konuşmasında, ne de daha sonraki konuşmalarında, bu mahkeme başladıktan sonraki 4 Eylül 1981′e gelinceye kadar, MHP ve yöneticileri hakkında doğnidan veya dolaylı bir itham söz konusu olmamıştır. Buna mukabil CHP ve MSP gibi doğrudan itham edilen partiler vardır. Ve meselâ CHP hakkındaki itham doğrudan doğruya anarşi ile ilgili olması sebebiyledir.

Harekâtın gerekçesi, mahiyetindeki ilk açıklama ile onu tamamlayan sonraki beyanlardaki, harekâta meşruiyet ka­zandıran, milletin bu harekâtı tasvip etmesine sebep olan ana tesbit ve teşhisler, bizim tesbit ve teşhislerimizdi. Kamuoyu bu tesbit ve teşhisleri, bu şikâyetleri aynı ekran ve mikrofonlardan bizim ağzımızdan defaatle dinlemiş bulunuyordu. Bu benzerlik ve -üslup farkları dışındaki- aynîyet o, kadar aşikârdır ki, saf kalbli birçok vatandaş bu bildiriyi bize mensup birinin hazırlayıp hazırlamadığını merak etmiştir. Vaziyetin vehâmeti ve başka çâre kalmaması sebebiyle, âsâyiş mes’uliyetinin Silâhlı Kuvvetlere devredilmesini teklif ettiği için MHP Genel İdare Kurulu’nun mahkemeye verilmiş olduğunu da çok yakın bir hâdise olarak hatırlayan vatandaşlarımız, Silâhlı Kuvvetlerimizin müdâhalesinde ve açıklamalarında bizim haklılığımızın, isabetimizin teyidini görüyordu.

Org. Evren 12 Elül günü yaptığı açıklamada: “Parlamento üyeleri, siyâsî, faaliyetlerinden dolayı suçlanmayacak ve yeni yönetime karşı suç teşkil edecek tutum ve davranışlarda bulunmadıkları sürece haklarında herhangi bir işlem yapılmayacaktır. Ancak, kanunların suç kabul ettiği fiilleri vaktiyle işlediği saptanan parlamenterler hakkında gerekli kovuşturma yapılacaktır.” diyordu. Bu beyan bizim dışımızdaki bütün parlamenterler için adetâ bir teminat sayılmıştır. MHP’li parlamenterler, bu beyanın dışında mütâlâa edilmiş ve ilk saatlerden itibaren farklı muamele görmüşlerdir. Ben ve arkadaşlarım “kanunların suç saydığı” fiilleri vaktiyle işlediğimiz tesbit edildiği için bulunmuyoruz. Suçumuz sonradan icâd edilmeye çalışılmış ve çöp sepetlerinden çıkartılmış kâğıt parçalan delil yapılarak, insanlık dışı işkencelerle ifâde ve itiraflar temin edilerek hazırlanmış, her noktası ciddiyet ve hukukî masnedden mahrum şu iddianame ile ortaya konulmuştur.

Haksızı Allah şaşırtır. Kötü niyetli ve peşin hükümlü savcı, komünist ve bölücü teşekküllerle irtibatı, Türk Ordusuna karşı. terbiyesizliği ve husûmeti, Meclis içinde her türlü terbiye ve edebe aykırı tutum ve sözleriyle meşhur CHP Senatörü Niyazi Ünsal’ın daha önce mükerreren basına ve bize intikal etmiş ve kanunsuzluk delili olan bir mektubunu, bizim hakkımızdaki id­dianameye “ayrıca yoruma ihtiyaç göstermeyecek kadar açık ve tüyler ürpertici” diye tavsif ederek idamımızı istemeye delil olmak üzere koymuştur. Bu zât MHP Senatörü zannedilirken mektubu hem kendisi, hem de mensup olduğu parti hakkında tüyler ürpertici, yorum gerekmeyecek kadar açık bir anarşi ve suç delili oluyor. Peki CHP’li olduktan sonra ne oluyor? Ses yok! Veya ne yapılacak bilemem ama, ancak biz mesele yaptıktan sonra belki harekete geçilecek. Belki diyorum, fakat ümitli değilim. Çünkü bu bilgi ve belgeler, arkadaşlarımız tarafından, aylarca önce mahkemenizle beraber sorumlu ve yetkili diğer mercilere sunulmuştu; bugüne kadar hiçbir neticesi çıkmadı.

Tekrar ediyorum, biz, 12 Eylülden sonra mâruz kaldığımız muamelelere peşin hükümlü ve harekâtın gerekçesi ve he­defleriyle mutabakatı şüpheli birtakım görevlilerin kasıtlı tutumları neticesinde tabî tutulmuşuzdur. Buraya getirilişimizin ve şu anda yargılanışımızın temel sebebi de bu peşin hüküm ve kasıtlı tutumdur. Birtakım insanlar, MHP’ne karşı peşin hüküm ve hınçlarını teyid ve tatmin edebilmek için, müdâhale vasatını fırsat saymış ve çok büyük hatâ etmişlerdir. Çünkü târihî düşmanımıza karşı ilân edilmemiş bir harp hâlini yaşayan Türkiye’de MHP’nin yargılanması; MHP hükmî şahsiyeti ile en üst seviyede mümessilleri olarak bizlerin şahsında Türk milliyetçiliğinin sanık sandalyesine oturtulması, basit bir adliye ve âsâyiş problemi değildir. MHP ve ülkücü kuruluşlar dâvası, adli olduğu kadar hattâ daha fazla siyâsî ve sosyal neticeleri iyi hesap edilmesi gereken bir dâvadır. MHP ve MHP’lilere reva görülen muamelenin, yalnız bizim akıbetimiz açısından değil, millî birlik ve güvenliğimiz açısından, Türkiye’nin yarını açısından, hiçbir zaman emel ve teşebbüslerinden vaz geçmeyecek, geri durmayacak olan düşmanlarımızla mücâdele imkânları bakımından ne kadar yanlış olduğu aşikârdır.

Yeri geldiğinde tafsilâtı ile izah edeceğim; şimdilik şu kadarını tekrâren ve açıkça ifâde edeyim: Bugün mesele az çok ciddiyetle yaklaşan herkesçe kabul ve ifâde olunuyor ki, Türkiye, târihî düşmanımız Rusya’nın yeni bir taarruzu ile, içten çökertilip zapt ve feth etme operasyonu ile karşı karşıyadır. Gerek Konya’da vatandaşlarımız, gerekse İstanbul’da verdiği kabul resminde NATO ülkeleri Genelkurmay Başkanlarına hitâb ederken Org. Evren’in: “Biz müdâhale etmeseydik belki de bu mikrofonlardan bugün onlar konuşacaklardı.” veya “Sizler belki de buraya gelemiyecektiniz.” şeklindeki sözlerinde, Türkiye’nin esas ve hayatî problemi olarak hâdiseye koyduğu teşsih de budur.

Böyle bir durumda, bütün organları ile devletin ve top-yekûn milletin, millî savunma ve güvenliğimiz için seferber edilmesi, millî birliğimizin, düşmanı teşebbüsünden caydıracak bir iman şeddi halinde pekiştirilmesi gerekirdi. Hâlen de gerekiyor. Hedef şaşırtıcı, teşhisi karıştırıp bulandırıcı, zâten çok sarsılmış bulunan millî bünyede yeni tereddütlere, kırgınlıklara, bölünme ve husûmetlere sebebiyet verici tutum ve davranışlar, doğrudan doğruya millî savunma ve istiklâlimize yapılmış ağır bir suikasttir. Yeni bir Rus istilâ teşebbüsü ile karşı karşıya bulunduğumuz, komünizmin memleketimizi içten çökerterek zapt etme istediği yolundaki doğru teşhisin, birtakım kamu, güvenlik ve adliye görevlilerince de yeteri kadar anlaşılamamış bulunması, son derece esef vericidir.